Bahadır Çakıltaş

Aynı Dili Konuşmak Dileğiyle...

3 Nisan 2011 Pazar

GÜNIŞIĞI İLE GECEYARISI

Geceyarısı ile günışığının öyküsünü bilir misiniz?
Geceyarısı, kendi ışığı ve ısısı olmayan, günışığı ona güldüğü müddetçe kısmen aydınlanan ve ısınan,  duygularını içinde saklasa da sıcaklığa ve parıltıya özlem duyan biriymiş. Gerçi yıldızları varmış ama onlar anlık parlar parlar sönerlermiş. Hele günışığı o göz alıcı parlaklığıyla geceyarısına gülümsediğinde, yıldız falan kalmazmış ortalıkta. Günışığı ayrılsa da gece yarısının yanından, “ay”ı bırakırmış yadigâr, geceyarısı, o gelene kadar üşümesin ve ışıksız kalmasın diye… Geceyarısı da gülümsermiş daima, günışığının aydınlığından bir parça taşıdığı için… Daha da parlatırmış yıldızlarını… Bulutlar yaklaşamazmış semaya:
 Ağlamazmış geceyarısı…
            Günışığı geldiğinde yeryüzüne, tüm dünyayı bir sevinç kaplarmış. Cömertçe gülümsermiş günışığı yukarıdan bakarak; denizlere, ağaçlara, kuşlara, insanlara… Geceyarısı ise için için kıskanırmış onu. Paylaşmak istemezmiş kimseyle aydınlığını. Ama bırak paylaşmayı, günışığı tüm cihana cömertçe saçarken kahkahalarını; geceyarısının payına bir tebessüm bile düşmezmiş. Söylenceye göre ünlü şairimiz Fuzuli de geceyarısının bu isyanını işiterek yazmış şu dizeleri:
                        Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsân
                        Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı
            Gel zaman git zaman, geceyarısı günışığına tutulmuş iyiden iyiye. Her anını onun ışığını görerek, sıcaklığıyla ısınarak geçirmek ister olmuş. Ama günışığı, yalancı bahar gibi bir gülüyor bir kaçıyormuş. Anlatılmayacak kadar büyükmüş geceyarısının azabı. Günışığı aydınlığından bir parça vererek, geceyarısını umutlandırır; geceyarısı tam “kavuşuyorum sevdiğime artık”, diyerek aydınlatırken yüzünü, kaçar ve gülümsermiş, acımasız bir muziplikle.  Sâbâ makamının dokunaklı nağmeleriyle dökermiş kara bulutlardan yağmurlarını geceyarısı. Ve daha da karartırmış semayı, gözlerindeki sisler…
            Söylence odur ki, geceyarısı bu yüzden üşür, üşütürmüş hazan ve şita fasıllarında… Geceyarısı bekler, günışığı kaçarmış. Yazın daha uzun kaldığı için günışığı, geceyarısı fazla üşümezmiş. Aslında günışığı da mutsuzmuş fasl-ı şitada. Hep solgun, sıkıntılıymış.
           Kim bilir, belki de o da özlemektedir geceyarısını.
           Hatta seviyordur bile…
           Bilinmez ki…
            Yine rivayet edilir ki, bu öyküyü de geceyarısı, günışığı için; okusun da ona olan aşkını anlasın, anlasın da olanca ışıltısıyla gülümsesin diye yazmış. Her harfi yıldızdan dokumuş, her sözcüğü yağmurlardan damıtmış. Ne dersiniz? Günışığı anlar mı geceyarısının aşkını acaba? Gökten değil üç, üç ton elma düşse geceyarısının başına düşen taş olurmuş.  O yüzden öyküye bir türlü son nokta konamazmış.
           Son nokta için günışığı beklenmekteymiş
           Virgül….

                                                                           Bahadır ÇAKILTAŞ
                                                                                  29.12.2009
                                                                                       20:38